2005 Katmandu
Pazartesi, Ağustos 22, 2005, 14:45
Haritayı büyük görmek için resmin üzerine tıklayınız.
Planlanan rota:
Start: İstanbul-Sultanahmet
Doğubeyazit
İRAN Maku, Tebriz, Isfahan Persepolis, Şiraz, Yezd, Kerman, Bam, Zahedan
PAKİSTAN, Taftan, Dalbandin, Quetta, Sukkur, Multan, Lahor
HİNDİSTAN, Amritsar, Shimla, Delhi, Jaipur, Agra, Kanpur, Varanasi,
NEPAL, Katmandu, Pokhara
HİNDİSTAN, Patna, Asansol, Kalküta
Kalkütadan uçak ile Delhi, Delhi'den uçak ile İstanbul
Yol Bizi Bekler, Katmandu 2005
Yola çıkmadan önce;
Garip bir duygu; günler yaklaştıkca stresim artıyor. Acaba bir şeyler unuttum mu, şunu da mı alsam, buna ihtiyacım var mı, belgeler, motosikletin bakımı, sağlığımız ile ilgili tabletler vs derken büyük gün geldi. Heyecan mı? Ne gariptir, heyecandan fazla stres yaşıyorum. Hani her insanın bir büyük, heyecanlı günü olmuştur hayatında. Çabucak o günün gelip geçmesini isterseniz, evlilik veya tören gibi, midenize kramplar girer, bir türlü sonu gelmeyen bekleyişler, bilmeceler, sorular insanı yiyip bitirir. Ben kendimi genelde böyle durumlarda sakin bilirdim ama bu sefer acaba her şey yolunda gidecek mi sorusu beni yiyip bitirdi desem doğrudur. Kolay değil, bilmediğimiz, daha önce ancak oraya gidenlerden birtakım bilgilerle yetindiğimiz yerlere gideceğiz. İmkanlar kısıtlı oralarda. Başımıza veya motosikletimize bir şey gelse muhtemelen yalnız başımıza çözme sorumluluğunun getirdiği ayrıca yük var omuzlarımızda.
Son haftaya girdiğimizde Savaş ile beraber bir restorantta buluştuk ve son hazırlıklarımızı paylaştık birbirimizle. Sanki o ana kadar gideceğimizden habersizmişiz gibi heyecanla bahsediyorduk seyahatten. Az kalmıştı. Galiba gidiyoruz be! dedik birbirimize. Her şey tamamdı artık. Son olarak, Allah korusun birbirimizin başına bir şey gelirse onun güvenliğini alıp sağ salim evine yollaması ve sağlam kişinin geziye devam etmesini kararlaştırdık. Motosikletlerden bir tanesi yola devam edemeyecek kadar arızalanırsa da diğer motosiklet ile geziye devam edilecekti.
Nihayet son gün, motosikletimi yola hazır biçimde servisten aldıktan sonra eşyalarımı yükledim. Akşam, Sultanahmet'te bizi uğurlamaya gelen arkadaşlarımızla vedalaştık. Gelen ve gelemeyenlere teşekkür ettik. Cumartesi sabah 8 gibi Savaşla buluştuk ve 'Yol Bizi Bekler' sloganımızla yola koyulduk. - KÖ
Dakika 1 Gol 1!
Futbolu pek sevmem ama bu tabiri çok duymuş ve kullanmışımdır; dakika 1 gol 1 !
Bu kadar uzun bir yola henüz çıkmışken motosikletimde bir arızanın çıkmasının beni bu kadar sevindireceği hiç aklıma gelmezdi. İnanılacak gibi değil ama sevindim! İstanbul'a yakınken, bir telefonla yardımımıza gelebilecek birileri varken, güvenle duracağımız bir yerdeyken böyle bir sorunun çıkması daha sonra herhangi bir yerde çıkmasından çok daha iyiydi. TEM otoyolunda Dilovası yakınlarında benzin pompam aniden benzin pompalamaktan vazgeçti! Yanımızdaki yedek pompayı kullanmak istemediğimiz için hemen Honda servisi Ali Esengül'e haber verdik, Yaşar Usta çok geçmeden parça ile birlikte yanımızdaydı.
Hadi Babo! Yol Bizi Bekler, acele edin!
Yaşar usta
Tekrar yol çıktığımızda saat 13:00'ü geçmişti. Otoyoldan Gerede'ye kadar sıkıcı bir yolculuktan sonra Tosya üzerinden Amasya'ya vardığımızda saat 22:00 olmuştu.
Özellikle son hafta bir taraftan çalışıp diğer taraftan son seyahat hazırlıkları ve kontrolleri oldukça yoğun bir tempoda ve yorucu olmuştu ikimiz için de. Biraz uykusuzluk, biraz haftanın ve yolun yorgunluğu en iyi uyku hapından daha iyi iş yaptı o gece.
Bu arada, motosiklet kullananlar bilir, kullanmayanlar da tahmin edebilir; yoldayken insanın aklına o kadar çok şey geliyor ki! Müzik dinleyemiyorsunuz, birisi ile konuşamıyorsunuz, etrafa bakınmak otomobildeki gibi olmuyor, birşeyler atıştıramıyorsunuz... Düşünüp duruyorsunuz böyle olunca. Biraz geride bıraktıklarınızı, biraz bulunduğunuz yeri, biraz da ileride sizi bekleyenleri! - SB
Amasya'dan Erzurum'a
Amasya'dan çıkımızı aceleye getirmeyelim rahat çıkalım derken Saat 12 olmuştu bile. Tam yola koyuluyorduk motosikletimden gelen sesi fark ettim. Hayırdır, dün Savaş'ınki bugün benimki. Bu gidişle Katmandu zor derken ZZR'li bir usta geldi o an. Sanki hissetmişti birşeylerin ters gittiğini. Bizi dükkanına davet etti. Arka tekerleği söküp yataklara baktı, oraya baktı buraya baktı derken zincirin fazla gergin olduğunu gördük. Derin bir 'Ohh!' çektim, Allahtan arıza değil ayar problemiymiş. Para almak istemeyen Tanju usta ve babasıyla hoş sohbet edip çaylarımızı içtikten sonra hadi 'Yol bizi bekler' deyip 13:30 da yola koyulduk Erzincan' a doğru.
Tanju usta'nın yeri
Erzincan'dan benzin alıp alışveriş merkezinde birer kahve içtikten sonra Erzurum yoluna doğru devam ettik. Saat 21 de Erzurum öğretmen evine vardık.
Yol boyunca birşey dikkat ettim. Kimse 'Kaç basıyor, kaç para?' sorusunu sormadı. Sınıra kadar böyle giderse herhalde bu Türkiye rekoru olur :)
Bir benzincide 'Abi siz şu Televizyon ekibinizden misiniz? diye sorunca güldük. Yok abi biz böyle bir ekibiz dedik. -KÖ
Erzurum'dan İran sınırına doğru
Erzurum Pasinler arası bir tehlike atlattık. Güzel güzel giderken okuldan çıkmış çocukları gördük ve el salladık. Aman o da ne, hepsi bir olup yerden koca taşları alıp bize doğru attılar. Kıl payı geçti 5-6 taş. Sonra Savaş'a baktım onda da bir isabet yok. İyi, bugün şanslı günümüzmüş...
Ağrı'ya vardığımızda canımız lahmacun çekti, güzelce onları mideye indirdikten sonra www.yolbizibekler.com sitemize yazı yazmak için internet kafe aradım.
Malesef rekoru kıramadık. Bir genç arkadaş geldi ve bize 'abi, kaç para bu motosikletler' diye sorunca şaşırmadık ama yine de buralara kadar soran olmaması bile iyidi. Birazdan sınıra doğru gideceğiz. Umarım bu sefer komiklik yapmak isteyen çocuklar çıkmaz karşımıza... Hadi bakalım İran yolu bizi bekler...- KÖ
TR sınırındaki yaşananlar ve İran
Bu bir kelime oyununun adı değil! Gürbulak sınır kapısında yaklaşık 24 saat kaybetmemize sebep olan sevimli bir harf ile bir rakamın ta kendisi...
Seyahatimizin başından beri yaklaşık bir ay sürecek heyecan verici yolculuğumuzun havasına girememiştik. Sanki birkaç günlüğüne Doğu illerimizi gezmeye gelmişiz gibi hissediyorduk. Pazartesi akşam üzeri heybetli Ağrı Dağının önünden geçerek Doğubeyazıt`da İshakpaşa sarayını gezdik.
İshakpaşa Sarayı
Buradan Gürbulak sınırına giderken saraya çıktığımız yolu tekrar aşağıya inerken dar bir yolda yerde tahta parçasına sıralı çakılmış ve uçları göğe bakan çivileri gördük. Motosikletlerden inip bu komikliği kimin yapabileceğini düşünerek etrafa baktık kimseyi göremedik... Yaklaşık 17:00 sularında Gürbulak sınır kapısını görünce havaya girmeye başladık. Sınırkapısına gelmeden önce ne yazık ki yine küçük bir saldırıya uğradık. Daha önce Pasinler yolunda korna çalıp el sallayarak selamlamaya çalıştığımız mavi önlüklü beyaz yakalı ilk okul öğrencilerinin taşlı saldırısına uğramıştık. Bu sefer de Gürbulak yolunda küçük yaştaki çobanların taşlı ve sopalı saldırısına uğradık. Kesinlikle abartı değil; uzaktan bizi gören çocuklar koşarak yolun kenarına doğru koştular ve yol kenarındaki taşlardan ellerine alarak bize doğru atmaya başladılar. Şanslıyız ki biz ve motosikletlerimiz isabet almadık! Neyse Gürbulak`dan devam edelim...Sınır geçiş işlemleri için bekleyen kamyonların yanından geçerek hiç beklemeden birkaç kontrolden geçtik. Pasaport ve triptiklerimiz birkaç defa kontrol edildi ve bilgisayarlara kayıt edildi. Türkiye tarafındaki işlemler sorunsuz ve hızlı bir şekilde tamamlandı. İran Tümen`i satmak için peşimizden koşanları geride bırakarak aralanan demir kapıdan İran`a geçtik. Burada da hızlı bir şekilde pasaport işlemlerini yaptık. Bekleyen çok fazla sayıda araç ve insan olmasına rağmen motosikletlerimizin hatırına sanırım kuyrukların en önüne alarak bizlere yardımcı oldular İran`lı görevliler. Sanki uçan daireyle sınır geçiyormuşuz gibi merakla bakıyordu herkes bize. İran`gümrük görevlisi işini masa başından yapanlardan çıkmadı ve motosikletlerin yanına gelerek evraklardaki numaralarla motosiklet üzerindeki motor ve şasi numaralarını kontrol etti. İlk önce benim motosikletin kontrolünü yaptı daha sonra Koray`ınkini ve kulağa çok hoş gelen bir Azeri Türkçesi ile yüzlerimize bakıp `senin ki tamam seninki tamam değildir`; dedi. Tamam olmayan Koray`ın motosikletinin şasi numarsıydı. Daha önce kendisi de hiç fark etmemiş ama gerçekten tüm belgelerde fazladan bir C harfi var ve bir 0 sayısı eksik! Gözlerimize inanamadık tekrar tekrar baktım ama görevli haklıydı; belgelerdeki numara ile motosikletin üzerindeki numara farklıydı... Fazla uzatmadan kısaca özetlemeye çalışacağım. Koray tekrar yaya olarak Türk tarafına geçti, turing yetkilileri ile görüştü ve 21:00 gibi tekrar İran tarafına geldi. Motosikleti İran`a sokamıyoruz! Gamze İstanbul`dan biz Gürbulak`tan bulabildiğimiz herkesle görüştük ama çok ümitlenemedik. Yardımların için teşekkürler Gamzem! Gece sınır kapısında uyuduk, sabah erkenden benim motosikletimi İran`da bırakıp Koray`ın motosikleti ile Doğubeyazıt emniyetine vardık. Bilgisayar kayıtlarındaki numara da hatalı çıkınca yapacak hiçbirşey kalmadı. Ümitsizce, kahvaltı için gittiğimiz Bereket Pide salonundan bize yardımcı olup yol gösterebilecek birilerini aramaya başladık. Selim ve Hakan`a yardımları için tekrar teşekkürler. Sonunda Ağrı Dağının diğer tarafına Iğdır`a gidip motosikleti trafik muayenesine soktuk aldığımız belge ile İstanbul turingden Gazi beyin de desteği ile Salı günü 16:00 sularında; hala inanamıyoruz ama triptik üzerinde gerekli düzeltmeleri yaptırarak, İran`a geçebildik. Buraya kadar Türk tarafında yine iki kere taşlı sopalı saldırıya uğradık. Neyse ki moralimizi bozmadan ve yeni bir ülkeye giriş yapmanın çoşkusuyla ve hiç tercih etmememize rağmen yaklaşık 280km`lik bir gece yolculuğundan sonra Tebriz`e vardık. Hemen hemen herkes Türkçe konuşuyor, Türkiye`den geldiğimizi öğrenince daha bir misafirperver oluyorlar. Güzel sayılabilecek bir otel bulduk hemen, kayıt işlemlerini yaptırıp 3. kattaki 310 numaralı odamıza çıkmak için asansöre bindik. O da ne! Kat numaraları Arapça rakamlarla yazılmış! Bulmaca çözmek inanın daha kolay.
İranlı gençler
Yolda zaman o kadar çabuk geçiyor ki ne zaman nereden geçtik ne yaptık unutmaya başlıyor insan üzerinden 100 km geçmeden. Salı sabah Tebriz`in merkezini gezip biraz para bozdurduktan sonra Koray`ın bulduğu güzel bir salonda bal, kaymak ve sıcak süt ile güzel bir kahvaltı yaptık. Sultaniye camisini görmek üzere yola çıktık tekrar. Resimlerinde daha güzel gözüküyor cami. Çalışma iskeleleri kurulmuş içine ve dışına ama yakın bir gelecekte bitecek gibi görünmüyor : ) Selam verdiğimiz herkes sohbet edip bizi misafir etmek istedi. Türk televizyon kanallarını izliyorlarmış; dizilerden müzik kliplerinden bahsediyorlar. Televizyon özürlü olduğum için bana çok şey ifade etmedi ama bizim televizyon programlarını çok beğendiklerini anlayabildim. Gece Sultaniye - Tahran arasında Takestan yakınlarında bir yerde kaldık. Motosikletlerimiz kaldığımız otelin restaurant kısmında koltukların arasında dinlendiler; dışarıda bırakmaya gönlümüz el vermedi. Oteli işletenler de alışkınlar herhalde kendileri teklif ettiler yol arkadaşlarımızı içeriye almamızı.
Ertesi gün İsfahan`a doğru yola devam ettik. Yolun durumuna ve İsfahan`in güzelliğine göre karar verip Yezd ve Şiraz`a devam edeceğiz yada orada kalacağız. Lonely Planet`in İstanbul to Kathmandu gezi rehberinde `İran`da bir tek şehri gezme şansınız var ise mutlaka İsfahan`ı tercih edin` diyor. Dünya`nın en büyük meydanlarından biri buradaymış, hemen kenarında da güzel çay içilecek yerler varmış! Bakalım gidip göreceğiz! - SB
İsfahan, sokakları ve meydanları ile renkli ve güzel bir şehir. Akşam, meydanı dolaştığımızda turistlerin yanı sıra çimenlere oturmuş veya uzanmış İranlıları, tatlıcı kuyruğunda bekleyenleri ve turistik dükkanları ile renkli bir mekan burası. Yanı başında kapalı çarşıları olan bu yerde her şey elinizin altında. Nereye girsek acaba bunu da mı yesek, şundan da mı tatsak diyerek birkaç girişimde bulunduk. Dondurma ve yanında anlayamadığımız bir şey yedik. Başka yerde pekmez ağırlıklı tatlı denedik. Damak tadları tatlılarda biraz farklıymış...Ertesi gün meydanda bol bol resim çektikten sonra yolumuzu fazla bekletmeden Şiraz'a doğru devam ettik.
İran'lı gençlerle sohbet ederken, zem zem cola tadını beğendiğimizi söylediğimizde, 'siz orada viski içiyorsunuz biz burada zem zem' cevabını aldık :)
Genel olarak İran hakkındaki gözlemlerimiz; tahminimizden daha modern ve temiz bir ülke. Yemekleri lezzetli. Yollar son derece güzel ve bakımlı. Zemin tamamen asfalt, trafik işaretleri ve yol çizgileri bol, yönlendirme ve bilgi tabelaları İngilizce, en azından önemli olanları.
Gezi rehberinde önerilmese de akşam seyahat etmek oldukça güvenli çünkü pek çok yer iyi aydınlatılmış. Yol kenarlarında sık sık polis ve asker görebiliyorsunuz. Polis otomobilleri son model Mercedes! 125-200cc üzerinde motosiklet sadece güvenlik görevlilerinde var. Genel olarak İran`lılar hızlı araç kullanıyorlar, sinyal lambalarını hemen hemen hiç kullanmıyorlar. Araçların büyük çoğunluğu oldukça yaşlı. 4 kişilik otomobillere 6 kişi, 2 kişilik motosikletlere 3-4 kişi biniyorlar.
Tahran`a kadar olan yerlerde çok kişi Türkçe biliyor ve konuşuyor. Renkli ışıkları ve özellikle neon ışıklarını çok seviyorlar. İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ebru Gündeş gibi şarkıcıları seviyorlar ve tanıyorlar. Hatta İbrahim Tatlıses`e selam söylememizi istemişti birisi. Akşamları dışarıda zaman geçirmeyi seviyorlar. Sabah saat 10:00 dan önce dükkanını açan esnaf çok az. Ekmek bilmiyorlar, lavaş tarzı hamur yiyorlar. 1 Amerikan Doları 890 Tümen ediyor ve benzinin litresi 80 Tümen! Süper, kurşunsuz vb. ayırımı yok; sadece benzin var. Yüksek sesle ve yorucu müzikler dinliyorlar. En azından bize öyle geliyor. Genel olarak İran halkı cana yakın ve konuşkan, yardım sever. Biraz iyi İngilizce bilenlerin favori sorusu `İran'ı nasıl buldunuz?` Yeraltı ve üstü temiz su kaynakları bakımından Avrupa`nın önde gelen ülkelerinden olmamıza rağmen nasıl ki çeşmelerimizden akan suyu hala içemiyorsak, İran`da da benzin sıkıntısı çekiliyor. Akaryakıt istasyonları az, bakımsız, bol kuyruklu ve bazılarında yakıt bulamıyorsunuz! Kadınların başı sözde kapalı, çok makyaj yapıyorlar ve şıklar. Corak, verimsiz bölgeler ve çöllerinin olmasına rağmen genel olarak toprakları verimli ve tarım yapılıyor. Genel olarak İran halkı sosyal bir toplum. İmkanlar dahilinde modern yaşamaya çalışıyorlar. Rejim baskısını göremedik. Pek TV izlemedik ama gördüğümüz kadarıyla dizi, sohbet, dini ve ingilizce öğreten programlar var. - SB
Yaklaşık 12 saatlik uzun bir sürüşten sonra İsfahan'dan Yezd üzerinden Şiraz`a vardık. Tabiki heryerde olduğu gibi burada da 'Yol Bizi Bekler, İstanbul-Katmandu 2005' çıkartmalarımızı camlı mekanlara yapıştırdık. Oralara nasıl gidilir sorusuna cevabımız hazırdı; 'Yol Bizi Bekler' çıkartmalarımızı takip edin, bulursunuz :)
Şiraz'a varmadan Persepolis'e uğradık fakat kapanış saatinde gelmişiz. Halbuki daha 15 dk olmasına rağmen yetkililer içeri salmadılar bizi. Neyse kısmet değilmiş...
Şiraz, şimdiye kadar en beğendiğimiz kentlerden biri. Zamanımız olsaydı birgün daha kalmak isterdik. Şehir yapısı, caddeleri, kaldırımları büyük ve modern bir şehir görünümünde. Sinemalar ve gençlerin ağırlıklı olarak oturduğu kafeler dikkatimizi çekti. Bayanlar gayet şık ve bol makyajlı. Erkekler de gayet temiz giyimli. Hatta birkaç jön bile gördük.
Şiraz'da bir sinema
Akşam yemeğimizi bu sefer İran tarzı fast food bir dükkanda yedik. Pizza çekti canımız. Gayet afiyetle yedikten sonra hesap öderken kasadaki jönün hal ve hareketleri dikkatimizi çekti. Bye dedikten sonraki el selamı bile ayrı bir konsepti. Hani şu John Wayne tarzı olandan.
Kahvaltıyı hotelde yedikten sonra 'Yol Bizi Bekler' sloganımız ile Bam yoluna koyulduk. Kirman üzerinden 765 km lik yolu dokuz buçuk saatte bitirdik. Yorgun argın oraya buraya sallanıp otel ararken yine bize takılan motosikletli gençlerden biri bizi bir yere götürdü. Adı Akbar Guest House diye derme çatma bir yer. İlk bakışta burası da ne? dedikten sonra bizi güleç yüzlü ingilizce aksanı çok iyi olan bir bey karşıladı ve fikrimiz hemen değişti.
Yorgun yolcunun halini anlar edasıyla bize hemen çay ve hurma ikram etti. Bam da iki sen önce deprem olmuş ve 30 bin insan ölmüş. Adı Akbar olan bu adamın 25 odalı hoteli yıkılmış. Tekrar hayata sarılıp konteyner parçalarından burayı inşa etmiş. Sohbeti ve misafirperverliği candan olan Akbar beyden Pakistan ile ilgili bilgi edindik. Sınıra varmak için ertesi gün erkenden yola çıkmayı planladık.
Ertesi gün Pakistan'a varmadan önce sınıra yakın bir kent olan Zahedan'a girdik. Havada uçuşan nesneler ve kum tanecikleri ile vahşi batı teksas kasabası gibi burası. Niyetimiz İran'dan son benzinimizi almak için para bozdurmaktı. Beyaz bir arabanın bizi takip ettiğini anladık. Adam bize yaklaşıp elindeki telsizi gösterip durmamımızı istedi. Biz de böyle emin olmadığımız kişilere karşı, daha önce gidenlerin tavsiyesi üzerine tedbirliydik ve asla durmayacaktık. Öyle de yaptık; adam bizim yolumuzu kesiyor biz de ceylan gibi manevralar yaparak adamdan sıyrılıyorduk. İlerde polisin olabileceğini tahmin ederek ileriyi göstererek derdi varsa bizimle gelmesini işaret ettik. Birden hız kesip yavaşlayıp peşimizi bıraktı. Yine de anlam veremedik. Polis olsaydı durmazdı, belki de eğlence arayan bir deli... Bu kısa kovalamaca aksiyonundan sonra kent merkezinde para bozdurmak için durduğumuzda kaskımı çıkarttım. Aman Allahım! ağzımın içi birden kumla doldu. İnsanlar burada nasıl yaşıyor sordum kendi kendime. Bazı arabaların ızgaralarında tülbent dikkatimi çekti. Hava filtresini bir nebze korumak için düşünülmüş olabilir.
Sınıra doğru, Pakistan sınır kasabası olan Mirjave'den son benzinimizi aldık. Ayrıca yanımızda bulundurduğumuz 5'er litrelik bidonları da benzinle doldurduk.
Şimdi önümüzde Pakistan'ın meşhur Taftan çölü var! Bakalım bizi yoldan başka neler bekliyor... - KÖ
Pakistan
Sevdiğimiz yolda sevdiklerimizden ayrı doğuya doğru yolculuğumuza devam ediyoruz!
İran sınır kapısı Mirjayev'den Pakistan sınır kapısı Taftan'a geçmemiz iki buçuk saati buldu. Taftan dan sonra ilk konaklanabilecek yer Quetta'ya varamayacağımız için Taftan'daki tek otelde konaklamak zorunda kaldık. İlk 5000km yi geride bıraktığımızdan motosikletlerimizin bakımlarını yapıp sabah 06:00 da yola çıkmak üzere yorgunluktan kendimizi yataklarımıza zor attık.
Taftan çölünü geçerken İran'ın Lut ve Kevir çöllerini geçerkenki kadar şanslı değildik; çölde rüzgar esince işler biraz karışıyor, havada uçan kum yerdeki kadar masum durmuyor ve sürüşümüzü zorlaştırıyor. Dalbandin'e kadar kum fırtınası haricinde her şey oldukça iyiydi; yol geniş ve zemin temiz, trafik yok. Dalbandin'e varınca ilk şokumuzu yaşadık. Burası üzerinde bizim de yaşadığımız Dünya gezegeninde ve 2005 yılında mı anlayamadık! Yıldız Savaşları filminde bir sahne vardır, bir kasaba görüntüsü, ona çok benzer bir sahne ile karşılaştık ama bu gerçekti. Bir yol düşünün sağında solunda derme çatma tek katlı nadiren iki katlı yapılar, keçiler, köpekler, inekler, eşekler dolaşıyor yol kenarında ve üstünde. Kiminin başı boş kimini bir çocuk tutmuş çekiştiriyor kimi yaşlı bir adamı sürüklüyor neredeyse. Bisikletlerle, 70-125cc motosikletlerle insanlar bir yerlere gitmeye çalışıyor. Toz, Pakistan'ın kendine has hala alışamadığımız kokusu, sıcak ve korna sesleri. Bir sürü dükkan var sağda solda. Kiminin ne iş yaptığını anlamak oldukça zor bizim için, en tanıdık gelen gıda malzemesi satan yerler. En çok dikkatimizi çeken ortalıkta hemen hemen hiç kadın yok. Orta yaşlardaki ve yaşlı insanların pek çoğu uyuşmuş dolanıyor etrafta. Daha sonra mola verdiğimiz bir yerde iyi ingilizce konuşan bir genç ile yaptığımız sohbette bölge halkının %80'ninin uyuşturucu kullandığını öğrendik. Bu arada alkollü içecek satılmıyor buralarda;yasak!
Pompalı benzin istasyonu yok Dalbandin'de. Sokak kenarlarında istiflenmiş benzin bidonları var ve anlaşılıyor ki benzin burada böyle satılıyor. Biz de bir bidoncuya yanaşarak bidondan benzin aldık.
Fotoğraflara bakarak yada videolarını izleyerek bu ortamı hissetmek imkansız. Kendi gözünüzle görmeli, koklamalı ve resmedilemeyen toz ve sıcak ile birlikte yaşamalısınız ki nasıl bir şok yaşadığımızı anlayabilesiniz. Dalbandin'den sonra Quetta'ya kadar oldukça yorucu bir yolculuğa devam ettik. Yol nerdeyse sadece tek aracın geçebileceği kadar dar ve zemin bozuk. Karşıdan bir araç geldiğinde araçlar durup birbirine yol vermek zorunda. Önünüzde giden bir aracı geçmek için yolun dışına çıkmanız gerekiyor. Quetta'ya vardığımızda hava kararmak üzereydi. Dalbandin'den biraz daha iyi ama benzer bir karmaşa devam ediyor. Taftan'da kaldığımız otelin temizlik standartları daha önce yaşadıkarımızdan biraz farklı olunca Quetta'da şehrin en iyi otelini bulduk. Aman Allahım! Bunca yokluk, pislik ve karmaşa içerisinde 5 yıldızlı bir otel ve inanmayacaksınız Pakistan'lı insanlarla dolu. Gecelik konaklama bedeli iki kişilik bir oda için $150. Bütçemize biraz daha uygun bir başka otel bulmak çok zamanımızı almadı. Şaşkın şaşkın bu lüks otelin bahçesinde birbirimize bakakalmışken otelin konuklarından biri özel şöförünü bize daha uygun bir otel göstermesi için görevlendirdi ve bir tam günde bulamayacağımız yere 10 dakika içinde ulaştık. Aslında anlatılacak çok ama gerçekten çok şey var ama kelimelerle ve bir kaç kuru fotoğrafla hissettiklerimizi ve yaşadıklarımızı anlatmak mümkün olmadığı için çok çabalamıyoruz : ) Fikret Kızılok'undu galiba bir şarkısı var Nedir normal? diye. O şarkıyı mırıldanıp duruyorum kendi kendime bu yerleri gezerken. Buradaki insanlar için tüm bunlar normal, onlar için karmaşık ve pis olan bir şey yok sadece biz farklı algılıyoruz tüm bu yaşadıklarımızı...-SB
Hotel'den çıkıp motorlu Rickshawla çarşı turu yapalım dedik. Akşam vakti, eksoz dumanı, yoğun trafik içinde Quetta sokaklarını aşındırdıktan sonra tavsiye üzerine çin lokantasına gittik. Garsonları ve leziz olmayan ortamı görünce acaba iyi mi yaptık buraya gelmekle diye sorduk birbirimize. Yemek yedikten sonra, daha doğrusu yemeye çalıştıktan sonra hotelimize geri dönüp dinlenmeye çekildik. Sabah olduğunda yolculuğumuzun 11.günüydü ve Multan'a giden iki yol durumu hakkında bilgi aldık. Karar verdiğimiz güzergah güneyden yani Jacobabad üzerindendi. Belki de tehlikeli olduğu için kuzey yolunu kimse tavsiye etmedi... Çıkışımız öğleni bulurken çarşıyı gündüz gözüyle, motosikletlerimizin üstünde gördük. Yollar, toz ve pislikten dolayı çok kaygan... Bir çok resim çektik. Araçlar, dükkanlar, insan manzaraları. Şu Pakistan'ın kamyonları bir alem. Otobüsleri de farklı değil. Abartı denecek kadar her yeri süslü ve boyalı. Araçlardaki imaj önemli bu memlekette demek ki... Çıkmadan önce bir şeyler içelim derken elinde tepsiyle bize yaklaşan birisi çay ikramında bulundu. Sohbet, sorular derken vedalaştık oracıkta tanıştığımız insanlardan ve artık Jacobabad yoluna koyulduk.
320 km sonra Jacobabad'a vardığımızda burada tek olan hotele yerleştik. Manzara yine aynı; uzaydan gelmiş gibi hemen etrafımız insan seli oldu. Hotel güvenliğinden sorumlu zat elindeki değnekle kalabalığı dağıtmaya çalıştı. Aman ne yapıyorsun, gerek yok, bir şey yapmazlar ! demeye çalıştım. O ufak boyuyla, elinde değnek ve görevini yaparken bize nispet yaparak gülümsemesi ilginçti doğrusu, birden yorgunluğumuz gitti üzerimizden.-KÖ
Değnekle adam kovalayan hotel görevlisi
Otele yerleşip duş aldıktan sonra çarşıyı gezmek için tam yola koyulacaktık otel görevlisi beklememizi söyledi. Polis eşliğinde gezecekmişiz. Biraz garipsedik çünkü Pakistanlı'lar bize çok dost canlısı, meraklı ama bunaltmadan ve yapışmadan sevimli insanlar olarak gelmişti. Böyle insanlardan bize zarar gelebileceğini hiç düşünmedik. Biri silahlı iki polis korumamızla çarşıyı ve sokakları gezmeye başladık. Bol bol resim çektik. İnanılmaz bir duygu içersindeydik. -SB
Ertesi sabah, duvarlarda kertenkeleli otel odamızda kahvaltımızı yaptıktan sonra motosikletlerimizi tekrar yükleyip Multan yoluna koyulacaktık ki yine polisleri beklemizi söyledi hotel görevlisi. Ne gerek var derken gelmişlerdi bile. Kasabadan polis eşliğinde çıktıktan 20 km sonra artık dayanamadık ve gazladık. Hop! filan demeye kalmadan onlar da Pickuplarıyla bize yetişmeye çalıştılar. En azından denediler ama nafile :) Honda Africa Twin yol arkadaşlarımızla yükümüze rağmen ve yolun bozukluğuna aldırış etmeden polisleri ekmek çocuk oyuncağıydı. Telsizle bunlar sürekli kontakt halinde oldukları için ilerde her seferinde başka bir ekip hazır bizi bekliyordu. Mola verdiğimiz yerlerde soğuk gazozlarımızı ikişer ikişer içerken polislerle sohbet ettiğimizde, güvenliğimiz için bize eşlik ettiklerini öğrendik. Ne güvenliği, ne için? Kim bize zarar verebilir sorularımıza net cevap alamadık. Ne yapsınlar onlar da emir kulu nihayetinde. Sevimli ve dost canlısı polislerle konuşup resim çekinirken etrafımızda toplanan insanlar kim bilir bizim hakkımızda neler düşünüyordu? Bizim halimiz de çok komikti tabii. Üstümüz başımız batmış tozdan kirden. Ama neşemiz yerinde bol bol eğleniyorduk. İyiki çıkmışız, gelmişiz ve bu güzel insanları tanımışız dedik birbirmize!... Pakistan yollarında ne ararsanız var; at-, eşek-, deve arabaları, arkası tıka basa insanlarla dolu kamyonetler, tavanı ve arkası insanlarla dolu toplu taşıma minibüsleri, devasa saman yüklü kamyonlar, motosiklet üzerinde 7 kişilik bir aile, çocuklar, gençler vs. Bir müddet sonra böyle enstanteneler sıradan gelmeye başladı...
470 km'lik mesafeyi polis eşliğinde, ekiplerin her defasında değişmesiyle, tozlu, bozuk yollarda ve bunaltıcı sıcaklıkta Multan'a ulaştık. Yorgun ve bitkin biçimde otele yerleştik. İlk işim, kiyafetlerimi çıkarmadan duşun altına girmekti. Temizlenip kendimize geldikten sonra akşam yemeği için resepsiyona indik, otelin yemeği olduğunu söylediler fakat biz dışarda yemek istedik. Pizza Hut var dediler. Hemen taksiye atlayıp gittik. Pizza Hut'ı görünce sevindik çünkü günlerdir doğru dürüst bir şey girmemişti midelerimize. Tıka basa şiştikten sonra otele geri döndük. Yorgun bedenlerimizi dinlendirmek için erken uyumak istedik fakat hava kanallarından gelen diğer odaların eğlence seslerinden dolayı doğru dürüst uyuyamadık... Gün içinde, yolda Savaş maalesef kaza yaptı. İlk tesellimiz Savaş'ın sağlığının iyi olmasıydı. Motosikleti de ufak tefek grenaj kırığı dışında iyi ve yola gidebilir durumda. -KÖ
Aman Annem Duymasın!
28 Eylül 2005 Çarşamba günü Pakistan yerel saati ile 13:00 sularında Jacobabad-Multan arasında küçük bir kaza geçirdim. Hemen söyleyim; kazaya karıştırdığım diğer motosiklet sürücüsü, ben, ve yol arkadaşım (motosikletim) iyiyiz ve yolumuza sorunsuz devam edebiliyoruz.
Bir önceki gece Jacobabad da gürültü ve sıcak sebebi ile iyi uyuyamamış, gün ışığında Multan'a varabilmek için sabah erkenden yorgun olarak kalkıp, yakamızı bırakmayan polisler sebebi ile biraz gergin olarak güne başlamıştık. Sabah saatlerinde bile sıcak olan hava öğleye doğru iyice ısınmış ve yolculuğumuzu daha yorucu hale getirmişti. Multan'dan önce konaklamak için uygun bir yer olmaması oraya varmayı biraz daha zorunlu hale getirmişti.
Size olur mu bilmiyorum; benim bazen yapmam gereken bir şeyleri yapmak içimden gelmez. Mesela evde yiyecek içecek bir şeyler kalmamıştır markete gidip alış veriş yapmak gerekiyordur ama içimden gelmez ve gitmem. Daha iyi bir planım yoktur, akşam yemeğine davet edilmişimdir ama içimden gelmez gitmem. Hava gayet güzeldir; tam motosiklete binme havasıdır, hafta sonu kamp yapmaya yakınlarda bir yerlere gidiyordur sevdiğim arkadaşlarım havamda değilimdir gitmem. O sabah da yola çıkma havamda değildim ama bu sefer seçim şansım yoktu, yol bizi bekliyordu! Jacobabad'da değil bir gün daha bir saat bile kalmak istemiyorduk. Muz, biskuvi, krem peyniri ve ananastan oluşan sabah kahvaltımıza ortak olmak isteyen kertenkeleler de bu kararı vermemize yardımcı olmuştu. Öğle saatlerinde artan sıcak, toz ve terle de birleşince bozuk yol daha bir çekilmez hale gelmiş, tahammül sınırlarımızı zorlamaya başlamıştı. 40-50 km de bir sürekli değişen polis eskortu da ensemize yapışmış hemen arkamızdan geliyordu. İşte tam bu durumda Multan'a 260km kala, küçük taş parçaları, çakıl ve topraktan oluşan dar yolda ilerlerken önümde benden daha düşük bir hızla ilerleyen bir motosiklete hızla yaklaşmaya başladım. Yolun sağ tarafında ilerleyen bu motosikletliyi uyarmak için korna çalmaya başladım. Bu arada Pakistan da korna çalmak, sinyal vermek, farları yakıp söndürmenin hiç bir anlamı yok. Herkes korna çalıp duruyor ama kimsenin birbirini dikkate aldığı yok. Yaklaşık 45-50 yaşlarında beyaz renkli yerel kıyafetlerini giymiş, 125cc'lik motosikleti üzerinde başına geleceklerden habersiz kendi yoluna giden bu adamcağız nedense benim kenara kaçıl ben geliyorum kornamı dikkate aldı ve tam ben onu geçmek üzereyken kenara kaçmaya karar verdi. Bu arada bilmeyenler için küçük bir hatırlatma; Pakistan'da Hindistan ve Nepal'de de olduğu gibi trafik bizim ülkemizdeki gibi sağdan değil soldan işliyor. Yani bu talihsiz adam kenara kaçmaya karar verdiğinde ilerlediğimiz patikanin sağına değil soluna yanaşmaya başladı doğal olarak. Pakistan'a girdiğimiz ilk gün hız göstergesinin üzerine küçük bir kağıda kendime trafiğin soldan aktığını hatırlatmak için SOL diye bir not yazmıştım. Trafiğin soldan işlediğini biliyordum ama reflekslerime bunu kabul ettirmem biraz zaman alacaktı; ne yazık ki bu kadar zamanım olmadı. Kafamda bin bir türlü tilki dolaşıp duruyordu bu arada; bir an önce Multan'a varıp temiz bir otel bulmak, Almanya da saatin kaç olduğu, sıtma tabletini ne zaman almam gerektiği, satışların nasıl gittiği....Aynasız motosikletinde beyazlar içinde ilerleyen adamcağızın kenara çekilmesi ile o anda benim ondan beklediğim kenara çekilmesi birbirini tutmadı ve sağ taraftaki çantam ile hızla çarptım! Son ana kadar çarpmamak için yanaşabildiğim kadar sola yanaştım ama kurtaramadım, çarpmadan hemen sonra yoldan çıktım ve yaklaşık 5 metrelik meyilli yerden aşağıya kayarak düştüm ve motosikletim sola devrildi. Ne olduğunu anlayamamıştım, daha doğrusu anlamıştım ama kabul etmek istemiyordum. Yola nasıl devam edecektim? Bir yerime bir şey olmuş muydu? Çarptığım motosikletin sürücüsü ne durumdaydı? Hasar büyük müydü? Zaten hemen arkamızdan gelen polis ile başım belaya girecek miydi?...Üzerindeyken küçük gibi görünen yol arkadaşım yere yatınca hele bir de taşların çalıların arasında yatınca birden çok büyük görünmeye başladı gözüme! Kazanın şoku ile bağırmaya başlayarak yola çıktım. Adam sol bacağı motosikletinin altında yola serilmişti, sol kaşından kan fışkırıyordu. Bağırmaya devam ederek adamcağızı motosikletin altından çektim. O da ne olduğunu anlayamamıştı herhalde donup kalmıştı. Bacağında kırık olmadığını anlar anlamaz tekrar motosikletimin yanına koştum doğrultmaya çalıştım ama çok ağırdı. Şaşkınlıkla kontağı kapatıp tekrar yola çıktığımda Koray ve polisler de gelmişti. Panikle tekrar motosikletimin yanına gidip hasarı anlamaya çalışırken Koray la birlikte motosikleti doğrulttuk. Bu arada hemen gelen polislerden ve benim deliler gibi bağırmamdan da korktuğunu tahmin ettiğim adamcağız motosikletine atlayıp ortalıktan kaybolmuş. İlk önce motoru çalıştıramadık daha sonra gidonun dönmediğini fark ettik ve o zaman dizlerimin bağı çözüldü ve gerçekten korkmaya başladım. Yola nasıl devam edecektim? motosikletim ne olacaktı? Koray yaralı yol arkadaşımı yukarı yola çıkardı ben tank çantamı ve kopan yan çantamı topladım, polisler de yardım ettiler. Sakinleşmem sanırım yarım saat kadar bir zaman aldı. Gidonun dönmemesi haricinde çok önemli bir hasar görünmüyordu en azından yola devam edebilecektik. En yakın yerleşim yerindeki akaryakıt istasyonuna gidip polislerin yaklaştırmadığı kalabalığın bakışları arasında grenajları söküp gerekli düzeltmeleri yaptık ve bantlarla tutturduğumuz grenajlarla yola devam ettik. Toz, ter, sıcak, bozuk yol devam ediyordu ama ben artık önemsemiyordum. Yaralanmadığıma, ortadan kaybolsa da çarptığım adamın kaşının açılması haricinde iyi olmasına, motosikletimin yürüdüğüne ve yola devam edebildiğime o kadar seviniyordum ki gözüm dünyayı görmüyordu. Sadece böyle bir hatayı yaptığım için kendime kızıp duruyordum. Üzerinden üç gün geçmesine rağmen hala kendime kızıyorum. Acele ettim ve o yol için hızım oldukça fazlaydı. Gamze'nin hatırlattığı Nasuh´un önerisini dikkate almamıştım. Ağır ağır acele edin diyordu Nasuh!
O akşam Multan'a vardık ve ertesi gün dışarı çıkıp Honda servisi aramaya başladım. İnanmayacaksınız ama bulduğum servis dünya standartlarında bir servisti. Enver Bey bu satırları okuyorsanız Pakistan da 5s Honda bayileri var; sadece buraya özgüymüş. Reklam yapmak gibi bir amacım yok ama ağırlıklı olarak Honda marka motosikletlerin popüler olduğu görülüyor. Yol arkadaşımı tekrar gözden geçirip yola hazırladık. Bu satırları yazdığım Hindistan Amritsar'a kadar herhangi bir sorunla karşılaşmadım umarım yolculuğun sonuna kadar da yaşamam! - SB
Yolculuğumuzun 13. günü ve 6520km'sinde Multan'dan Lahor'a gitmek üzere hazırlandık. Yola çıkmadan önce Savaş bir Honda servisi bulup motosikletini göstermek istedi ben de beklemek yerine bizim www.yolbizibekler.com sitesine resim ve yazı yüklemek için internet kafe bulmaya koyuldum. Elimizdeki yazıları beraberimizde götürdüğümüz diz üstü bilgisayarında yazıyorduk, çektiğimiz resimleri de yine diz üstü bilgisayara aktarıyorduk. Yanımdaki memory stick ile de o gün yüklemek istediğimiz yazı ve resimleri internet kafede sitemize aktarıyorduk. Konsept böyleydi. Gün geçtikce bu iş zor olmaya başladı çünkü her yerde usb sürücüsü olan internet kafe bulmak zorlaşıyordu. Multan gibi büyük şehirde sürücüsü olan bir internet kafe bulana kadar epey dolaştım. Neyseki bir tane bulduktan sonra okurlarımızı fazla meraklandırmamak için yazdığımız yazıyı yükledikten sonra ayrıca birkaç resim yüklemek istedim. Malum internet hızı çok yavaş ve pc'ler de eski olduğu için bu işlem 1.5 saatimi aldı ! Bunu her seferinde, yani internete bir şeyler yüklemeye çalıştığımızı düşünürsek epey bir zorluk oluyor. Buna problem demeyelim de çok zaman alan ayrıca uğraş diyelim; yani gezmek tozmak dışında ayrıca zaman ayırdığımız bir şey. Düşündüm de herkes uğraşmaz, gerçekten kolay değil. Yoldan gelmişiz yorgun argın biçimde bu işle uğraşıyoruz, ya da ertesi gün yola çıkmadan önce halletmeye çalışıyoruz. Ne için ? Tabiki, sevenlerimizi ve okurlarımızı fazla meraklandırmamak için :) Zaten o heyecandır bizi motive eden; gezmek, yolda olmak, değişik yerler görüp ve değişik tadlar tadıp sonra da paylaşmak...
Hotele döndükten sonra Savaş'ın da gelmesiyle bir şeyler yedik ve öğleni bulmamızla 'Yol Bizi Bekler' sloganımızla tekrar yola koyulduk. Yol boyunca benzin istasyonlarından benzin alırken silahlı istasyon korucuları dikkatimizi çekiyor. Genelikle apoletli olan bu görevliler sanki bir asker gibi istasyonlarını koruyorlar. Silah olarak çoğunun çiftesi var... 365 km sonra Lahor'a vardığımızda hava kararmıştı. Bir hotel bulup yerleştik.
Ertesi sabah ilk olarak tarihi yapı olan Lahor Fort'u gezdik. Daha sonra meşhur çarşısına gittik. Buradan kendime yerel kiyafet aldım. Hindistan'a girmeden önce son şansımızdı çünkü. Çarşıyı dolaşırken o renkli Pakistan'ı görmek mümkün. Rengarenk dükkanlar; sokaklardaki satıcılar, her yerden gelen müzik ve gürültü. Otobüslerden çıkan o acayip korna sesleri bir acayip; hem melodik hem abartılı sesli. Dükkanların önünde çalışan o gürültülü elektrik jeneratörleri ve trafikteki araçlar sayesinde hava kirliliği hat safhada; nefes almakta bazen zorluk çekiyorduk. Hiç çöp toplandığını görmedim, dolayısıyla her yerde çöp görmek mümkün. İnsanlar buna alışık ve hiç de şikayetci değiller nedense. Buranın hayatı ve renkleri böyle... Hindistan sınırına doğru çıkmadan önce karnımızı doyurduk. Doğal olarak her zaman ki gibi şu meşhur amerikan markalı lokantalardan; Mc'Donald's, KFC, Pizza Hut gibi markalar görmek mümkün. Daha henüz yerel bir şeyler yemeğe cesaret edemedik. Şimdiye kadar da sağlık problemimiz yok çok şükür. Motosikletlerimiz de çok iyi durumda. Burada olmaktan ve bu güzel insanları tanımak ve yaşamlarına şahit olmaktan da pek keyifliyiz. Bundan başka ne isteyebiliriz :)
Bu arada reklam yapmak istemem ama söylemeden edemeyeceğim; her yerde Honda markasını görmek mümkün. Motosiklette ve otomobilde buraya Japonlar sağlam el atmış... Artık yeterince gezip gördükten sonra saat öğlen 12'de hotele dönüp eşyalarımızı topladık. Heyecan bu sefer daha farklıydı. Çünkü her zaman merak ettiğimiz Hindistan'ı görecektik. Hindistan'ın yolları bizi bekler... - KÖ
Dillere Destan Hindistan
Erkin KORAY´ın albümlerinden birinde şöyle birkaç satır vardı 'illaki' parcası sanırım...
'Biz hikayemizi anlatmaya kalksak zamanın beyni durur denizler kurur....
En hızlı durumlara başlamadan önce birbirimize şöyle bir bakıp...
E bu mendili icad edene.....' -SB
Hindistan Sınır Kapısındaki Olay
Benim Gürbulak, yani TR-İran sınırındaki olayın aynısı bu sefer Pakistan-Hindistan sınır kapısında da oldu. Bu sefer Savaş'ın motosikletinin triptiğinin motor no.su yanlış çıktı. Ruhsat'daki motor no.sunda 1 nolu rakam fazla yazılmış dolayısıyla triptik de yanlış. Hayret edilecek birşey! Binde kaçtır Katmandu yolculuğunda her iki motosikletlerin evraklarındaki bu yanlışlıkların çıkması? Yoldaki sorunlarla boğuşmamız; aşırı sıcaklık, toz, kir ve trafik yetmiyormuş gibi bu tür evrak sorunlarımız da var. Allahtan hintli yetkililer bir sorun yaratmadı ve bize ülkeye giriş izni verdiler. Savaş'ın surat ifadesini unutamıyorum. Derin bir 'ohh' çektik ve ruhsattaki yanlışı yapan her kimse onun kulaklarını çınlattık! Savaş'ın bana Gürbulakta'ki; herkes bu konuda dikkat etsin ben özellikle kontrol ettim demesi geldi aklıma :) - KÖ
Yüzlerce insan, yerli yabancı, sınırdaki bayrak indirme törenini seyretmeye gelmiş. Sınırdaki işlemlerimizi bitirir bitirmez motosikletlerimizi park yerine çekip biz de tribünde yerimizi aldık. Her iki tarafın tören askerleri benden uzundu (1.90m). Belli ki özel seçilmişlerdi.
Bu olayı ilk gören, yılda bir kere yapılan bir bayrak indirme töreni sanır. Halbuki her akşam yapılan bu tören o kadar ilgi çekici ki uzak eyaletlerden gelip bu olayı kaçırmak istemeyen bir çok turist gördük. Pakistan ve Hindistanlı askerlerin karşılıklı güç gösterisi ve halkların tezahüratı eşliğinde her iki tarafın askerleri kendi sınırları içerisinde geçitler yaparak sonunda bayraklar indiriliyor ve sınır ertesi sabaha kadar kapatılıyor. Tören gerçekten görülmeye değer. -KÖ
Amritsar
Geceyi Amritsar'da adı Bhandaris Guesthouse'da kaldık. Ertesi gün bu temiz ve sessiz yeri o kadar sevdik ki bir gün daha kalmaya karar verdik. İyiki kalmışız, hem dinlenmiş olduk hem de Amritsar'ı doya doya gezme fırsatı bulduk. Rikşa tuttuk. Yani bisikletli taksi. Tüm gün bizimle beraberdi. Yemek yediğimizde, internet kafedeyken veya herhangi bir yeri gezdiğimizde bile bizi bekliyordu Rikşamız. Saati 30 Rupi. Bu arada 1 Dollar 43.5 Rupi. Suyun 1lt'si 10 Rupi, benzin 47, 1 muz 2 Rupi.
Altın tapınak muhteşemdi! Kesinlikle görülmesi gereken yerlerden bir tanesi. Sihlerin kutsal mekanı olan bu yer huzur dolu. Etrafta çalan ilahi bir müzik ve ibadet veya ziyaret etmek için gelmiş yüzlerce insan ile çok mistik bir havası var buranın. Zamanında Hindistan'ın özgürlüğü için toplanmış silahsız topluluğa ateş eden İngilizler 2000 masum insanı öldürmüşler. Unutulmaması için olayın yaşandığı yeri park haline çevirmişler. Burayı da gördükten sonra çarşı ve genel olarak Amritsar şehrini dolaştık.
Delhi
Ertesi sabah, yola çıkalı 16.günümüzde, Delhi yoluna koyulduk. Şehir merkezine yakın Orchid Garden hotele yerleşip Delhi'nin sokaklarını Rikşa ile gezdik. Baskent havası yok. Sıradan bir şehir. Yalnız büyük şehir olduğu kesin. Akşam hotelimizi zor bulduk. - KÖ
Hindistan ve bu ülkede Motosiklet Kullanmak
Hindistan gerçekten çok kalabalık bir ülke. Resmi kayıtlarda geçen sayının en az iki katı insanın yaşadığını abartısız söyleyebilirim. Tüm şehirlerini, kasabalarını, köylerini aylarca gezseniz bitmez. Pakistan'dan çıkıp Attari yolundan Amritsar'a varıncaya kadar gerçekten hayretler içinde kaldık. Pakistan ile karşılaştırıldığında yolların zemini çok daha güzel ve trafik işaretleri görebiliyorsunuz, daha çok aracın ön farları ve park lambaları yanıyor, yollar biraz daha iyi aydınlatılmış, kamyonlar ve otobüsler Pakistan'daki kadar süslü değil. Hindistan da geçtiğimiz güzergah boyunca toprakları en az Hollanda kadar düz. Günlerce bırakın bir dağ görmeyi küçük bir tepecik bile göremedik. Hep ova. Çok verimli ve neredeyse her karış toprağı ekilmiş, yemyeşil her yer. Çok büyük ülke olduğu için güneyde ve kuzeyde dağlık bölgeler var tabiki.
Motosiklet sürerken sessiz film izler gibi merakla ve şaşkınlıkla izledik etrafımızı. Yol üstünde ve kenarlarında gördüklerimiz hayretler içinde bıraktı bizi. Türkiye'de karayolunda ilerlerken bir yerleşim yerinden çıkıp bir diğerine girersiniz ve iki yerleşim yeri arasında doğal bir boşluk vardır. Yapısız, insansız, belki araçsız yada araçların az olduğu. Bir kasabanın bittiğini bir kaç dakika sonra yeni bir kasabanın yada koyun başladığını hissedersiniz. Hindistan böyle değil! Yol üzerinde giderken hemen hemen hiç bir boşluk yok. Hangi yerleşimin nerede bittiğini nerede yeni bir yerleşimin başladığını anlamak neredeyse imkansız. Her karış insan, her metre araç, her adım hayvan, her 100m evler dükkanlar. Yol üstünde ve kenarlarında ne isterseniz ne ararsanız var; yok yok! Bu arada trafik yine soldan işliyor : ) İnekler çok özgür bu ülkede istedikleri yere girip çıkıyorlar, istedikleri yere yatıp kalkıyorlar. Otoyol da dahil yol üstünde yatan bir inek görmek oldukça olağan. İnekler sağda solda otururken köpekler yolda karşıdan karşıya geçip duruyorlar, bir araç hiç bir uyarı olmadan yol üstünde bırakılmış sürücüsü yol kenarında çömelmiş tuvaletini yapıyor. Onu biraz geçiyorsunuz kocaman bir TATA kamyon kendi şeridini bırakmış sizin şeridinizde üzerinize doğru geliyor; herhangi bir aracı geçerken yada yoldaki bozuk bir yerden kaçarken değil, muhtemelen keyfi biraz sağdan gitmek istemiş. Bunu geçiyorsunuz önüne inek konulmuş bir ahşap araba bisikletlileri geçmek istiyor, aynaları olmayan başka bir motosiklet de solunuzdan sizi geçerek bisiklet ile inek arabasının arasına girmeye çalışıyor. Siz bu karmaşanın içine dahil olmamak için geçenin geçip kalanın kalmasını bekleyerek ağır ağır giderken yine TATA marka kocaman bir otobüs acı acı korna çalarak yan çantalarınızı yalayarak yanınızda bitiveriyor. Kapılarından insan taşan, en az içindeki yolcu kadar üstünde de tavuk, keçi, koyun, insan ve eşya taşıyan, çok hızlı gidebilen ama çabuk duramayan bu otobüsün şöförü karşıdan gelen aracın büyüklüğünü gözüne kestirememişse olmayan aynalarından sizi görmeyerek sizi yolun kenarına doğru sıkıştırmaya başlıyor. Yol kenarında otlayan eşeklere ve sırtında pirinç demetleri taşıyan kadınlara çarpmayacağınıza göre çaresiz fren yapmaya başlıyorsunuz ama bu sefer arkanızdaki motorlu rikşa korna çalmaya başlayıp arka tekerleğinize çarptı çarpacak Azrail gibi ensenizde. Bu arada sıcak, ter, egzoz dumanı, toz, kornalar, fren sesleri, yol kenarında yanan bir lastiğin kokusu...
Ortadan ayrılmış iki şerit gidiş iki şerit geliş güzel zeminli bir yolda gidiyorsunuz. Sol şeritte bisiklet, motosiklet, rikşa ve motorlu riksa karışımı bir küme hareket ediyor. Sağ şeritte yine TATA marka bir arazı aracı, arkasında korna çalarak ondan yol isteyen ama 200m sonra durup içindeki yolcu ve tavanındaki küçük baş hayvanlardan birkaçını indirecek bir otobüs, onun da arkasında sırtındaki camelbek'in içindeki su neredeyse kaynadığı ve ağızlığı toz toprak içinde olduğu için dakikalardır su içemeyip dili damağı kurumuş siz. Birden önünüzdeki araç sola doğru geçmeye başlıyor, aman Allahım galiba sonunda bana yol verecek diye sevinip geçmeye hazırlanırken bir de bakıyorsunuz ki otobüs kamyon karışımı kocaman bir araç karşınızda ve üstünüze doğru geliyor. Şansınız var da solunuza o anda size sevgi gösterileri yapıp selam vermek için meraklı bir araç sürücüsü geçmemişse kaçabiliyorsunuz.
Motosikletlerin, otomobillerin, kamyonların, otobüslerin hemen hemen hiçbirinde yan ayna yok, aynası olanların büyük bir kısmı da aynalarını katlamış teğet geçişlerde birisine çarpmasın diye. İstanbul'da motosikletle işe giderken özellikle sabah köprü geçişlerinde önümdeki aracı geçmeden önce dikiz aynasından sürücüsünün yüzünü görüp beni fark edip etmediğini anlamaya çalışırım. Makyajını evde tamamlayamayıp trafikte giderken dikiz aynasını makyaj aynası olarak kullanan bayan sürücüleri geçerken daha bir dikkatli olmaya çalışırım beni göremediklerini düşünerek : ) Burada dikiz aynasından yüzünü görebildiğim bir tek araç sürücüsü hatırlamıyorum. Sinyal lambalarının ne işe yaradığını ya bilen hiç kimse yok yada okuyan olmadığı için kimse kullanmıyor. Trafiğin daha yavaş aktığı şehir merkezlerinden yan çantalarımızı bırakmadan nasıl çıkabildiğimizi hala anlayabilmiş değilim...
Bunlara rağmen Hindistan tekrar gelmek ve motosikletle gezmek istediğim ülkelerden biri... - SB
Agra
Delhi'den sonra Agra'ya vardık ve Tourist Rest House'e yerleştikten ertesi sabah rikşaya binip Taç Mahale gittik. Hindisan'ın görülmesi gereken yerlerden bir tanesi daha Taç Mahal. Sonra Agra'nın sokaklarını dolaştık. Sokaklarda maymunları görmek bizde kedi köpek görmek gibi hatta daha abartılı diyebilirim. - KÖ
Varanasi
Ertesi gün Agra'dan erkenden ayrılıp 650km uzakta olan Varanasi'ye vardık. Hotele yerleştikten sonra ertesi sabah erkenden nehre indik. Sokakları inanılmaz keşmekeş içinde. Her yerde inekler, insanlarla iç içe yaşayan bu hayvanların keyfi yerinde. Bildiğiniz gibi bu inekler Hindistan'da kutsal hayvan diye sayılır ve eti yenmez.
Buranın Hint kumaşı meşhur olduğunu duyduk ve gerçekten kumaşlar el ile işleniyor. Bu güzel hint kumaşlarından sevdiklerimize almaya karar verdik. Burada pazarlık yapmak çok mümkün. Bir malı 4'e bir fiyatına alabiliyorsunuz.
Ganj nehrinde yakınla ölüleri gördük. Resim çekmek yasakmış. Ganj nehri, inekleri, sokaklardaki inanılmaz kalabalığı ve gürültüsüyle inanılmaz bir yer Varanasi.
Yeterince dolaştıktan sonra hotele gidip eşyalarımızı motosikletlere yükledik ve tekrar 'Yol bizi bekler' deyip yola çıktık.
Gorakpur, Hindistan'da son durağımızdı. Sınıra girmeden burada kaldık bir gece. Ve ertsei gün ver elini Nepal yolları! - KÖ
YOL BİZİ BEKLER DEDİK VE KATMANDU'YA VARDIK !
Yıllarca hayalini kurduk, konuştuk, araştırdık, planlar yaptık, çalıştık, hazırlandık ve Katmandu'ya ulaşmak için 17 Eylül Cumartesi sabahı yola çıktık. 20 günde 8.725km yol yaparak Türkiye, İran, Pakistan ve Hindistan´ı geçerek 6 Ekim Perşembe akşamı bayrağı dikdörtgen olmayan Dünya'nın tek ülkesi Nepal in başkenti Katmandu´ya vardık!
Kolay olmadı. Yorulduk, uykusuz kaldık, ÇOK terledik, toz yuttuk, özledik, aksilikler ve heyecanlar yaşadık, kötü kokular tanıdık, biskuvi ve meyve ile sabah kahvaltısı yapıp patates cipsi ve gazozla akşam yemeği yedik, sabah karanlığında yola çıkıp akşam geç vakitlere kadar yolumuza devam ettik. Ellerimiz nasır tuttu, kulaklarımız kulak tıpalarını istemedi, bileklerimiz ağrıdı, kalçalarımız neredeyse yara oldu sele üstünde oturmaktan... Olumsuzlukların yanında çok güzel anlar da yaşadık. Güzel insanlar tanıdık, güzel yerler gördük, farklı deneyimler edindik hayata dair küçük yada büyük, yaşamlarımızın ve yaşamlarımızdakilerin değerini hissettik biraz daha derinden. Bakışlar tanıdık; ümitli, meraklı, anlamlı, sevgi dolu...
İlk Taner Eraslan'dan duymuştum 'Önemli olan varmak değil yolda olmaktır'. Bunca yolu neden uçakla değil de motosikletlerimizle geldiğimizi en iyi açıklayabilecek cümle sanırım bu. Sevdiğimiz arkadaşlarımızla sohbetlerimizde soranlar olmuştu bunu, hatta sevgili Edip Eryüz söz vermişti farklı renklerde en az 10 tane T-Shirt yapacağına bizim için; üzerinde 'Katmandu ya uçak yoktu motosikletle gittim' yazacak.
Yola çıkıp ulaşmanın keyfi bambaşka. Susayıp su içmek, acıkıp yemek yemek, özleyip kavuşmak, calışıp kazanmak, sabredip almak, bekleyip görmek, mücadele edip elde etmek gibi. Birkaç saatlik sorunsuz ve rahat bir uçak yolculuğu ile de gelinebilirdi buraya, ama şimdi hissettiklerimizi hissedebilir, gördüklerimizi görebilir, düşündüklerimizi düşünür müydük? Bu kadar anlamlı olur muydu bizim için Dünya'nın çatısını görmek (henüz görmüş değiliz Everest'i, Çarşamba sabahı 06:30 da bineceğimiz uçak ile hava açık olursa etrafında küçük bir tur atabileceğiz).
Kemal Merkit ile bir sohbetimizde bahsetmişti, farklı kelimelerle bir gezi rehberinde de benzer birşeyler okumuştum sizlerle de paylaşmak istiyorum. Dünya en iyi yürüyerek, daha sonra bisikletle, onu da yapamıyorsanız motosikletle gezilebilir. Otomobille, kamyonla, otobüsle yada uçak ile de bir yerden bir yere ulaşabilirsiniz ama çok şey kaçırırsınız; kokuları, sesleri, iklim farklılıklarını, çocukları... Aradaki farkı bilenler zaten biliyor söyleyecek bir şey yok ama henüz iki tekerleklilerle gezmenin tadını almamış olanlara daha fazla zaman kaybetmemelerini öneriyoruz.
Bu arada sevdiklerimize bir an önce kavuşmak için can atmıyor değiliz ama Nepal de 5-6 günde tadına varılacak bir ülke değil!
Dönüş Yolu
Pazartesi günü Nepal de Dassay diye bir festival başladı. Anlayabildiğimiz kadarıyla kurban bayramı gibi bir şey : ) Bir kaç keçi kesimine şahit olduk, ilgilenenlere ayrıntılarını bilahare anlatabiliriz.
Pazartesi gününden başlayarak bir hafta boyunca resmi tatil. Turistik mağazalar, restaurantlar, gezilecek-görülecek yerlerin çoğu açık ama resmi kuruluşlar ve bankalar kapalı. Katmandu'ya geldiğimizin ertesi günü daha önce planladığımız gibi Yol Arkadaşlarımızı geri göndermek için Kalkuta'ya gitmekten vazgeçip, biraz daha yüksek maliyetli olmasına rağmen, Nepal'i daha iyi tanıyabilmek için Katmandu'dan uçak kargo ile göndermeye karar vermiştik. Festival başlamadan tüm işlemleri bitirmemiz gerekiyordu aksi durumda Pazartesi gününe kadar beklememiz gerekecekti ki bu çok hoş olmazdı; Pazartesi günü işlerimizin başında olmamız gerekiyor! Telaşla bir kaç kargo firması bulup konuştuk pazarlık ettik sonunda Kemal Merkit'in de önerdiği Das kargo da karar kıldık. Festival öncesi son gün olan Pazar gününü hazırlıklara ayırdık. Kargo terminaline girip motosikletleri sökmek, sandıklamak ve gümrük işlemlerini tamamlamak yaklaşık 8 saatimizi aldı. Aniden bastıran yağmur, kesilip duran elektrik ve son calışma gününde gümrükteki kalabalık ve telaş işlerimizi aksattı ancak biraz ıslanıp üşüsek de sonunda yetiştirebildik.
Katmandu doğa ve macera sever turistlerle dolu, Dünya'nın hemen hemen her köşesinden insan var. Dağcılık, treking, rafting, kampçılık en popüler faaliyetlerden. Dağları uzaktan izlemek bizim için şimdilik yeterli diyerek Annapurna bölgesini görmek için 7 saatlik bir otobus yolculuğu ile Pokhara'ya gittik. Sabah güneşin doğuşunu ve Annapurna dağlarını izleyip yine Katmandu'ya geri döndük biraz daha konforlu bir otobus yolculuğu ile. Nepal Hindistan ile karşılaştırıldığında trafik yönünden çok daha iyi durumda. Araçların aynaları var ve sürücüleri kullanıyorlar : ) şehir dışında araç sollarken olmasa da genel olarak trafik kurallarına uyuyorlar ve tüm motosiklet sürücüleri kask takıyor. İnanılacak gibi değil ama şehir içinde bile herkesin başında kaskı mutlaka var!
Katmandu, Budist ve Hindu tapınaklarını gezmek, alış-veriş yapmak, yemek yemek ve Nepal halkını tanımak için de çok güzel bir yer, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Buddha Air ile Himalayalar üzerinde yaklaşık bir saatlik bir uçak turu ve Dünya'nın en yüksek zirvesi Everest'e kısacık da olsa bir merhaba! Şehirde dolaşırken birkaç dağcıyla da karşılaştık, birinin iki kolu yoktu, diğerinin parmakları kesilmiş, bir diğerinin hem burnu estetik yapılmış hem parmakları yoktu. Himalayaları ve Everest i gördükten sonra bu insanları bu kadar büyük riskler almaya iten duygunun nasıl bir şey olduğunu bırazcık da olsa hissettik diyebilirim.
Everest
Bu akşam Katmandu'daki son akşamımız. Yarın öğle saatlerinde Delhi'ye uçup ertesi gün de oradan evimize dönüyoruz. Özel bir akşam yemeği ısmarladık kendimize; hayalimizi gerçekleştirmiş olmanın ve seyahatimizin sona ermesi şerefine. Garip bir duygu var içimizde. Biraz mutlu biraz buruk. Dönmek güzel, sevdiklerimize kavuşacak olmak çok güzel ama bu yolculuk hiç bitmesin istiyor insan elinde olmadan!
İlk de değiliz son da olmayacağız; YOLA ÇIKAN. Kendimiz için çıktığımız bu yolda yaşadıklarımızın ve hissettiklerimizin bir kısmını birkaç satır ve birkaç fotoğrafla sizlerle de paylaştık. Paylaşmak bize büyük mutluluk ve heyecan verdi, umuyoruz sizlere de birazcık olsun aktarabilmişizdir mutluluğumuzu!
Döndüğümüzde ilk fırsatta yolculuğumuzu biraz daha ayrıntılı ve yüz yüze sizlerle paylaşmak istiyoruz, zamanı ve yeri kesinleştirince sizlere bildireceğiz. - KÖ
Yollarda görüşmek üzere!
12 Ekim 2005 Çarşamba Katmandu, Nepal
Koray ÖZDEN Savaş BALABAN


